Aura, insan bedeninin çevresinde bir ışık ya da hale bulunduğu fikrine dayanır. Bu fikir tek bir geleneğe ait değildir ve tek bir tanımı yoktur; farklı kültürlerde farklı biçimlerde karşımıza çıkar.
AURA VE IŞIK
İnsan figürünün çevresine ışık yerleştirmek çok eski bir görsel gelenektir. Hıristiyan ikonografisinde hale, Budist ve Hindu tasvirlerinde aynı işlevi gören ışık çemberleri, antik betimlemelerdeki ışıyan taçlar — hepsi kutsallığı, bilgeliği ya da ayrıcalıklı bir hâli göstermek için kullanılmış sembolik araçlardır.
Bunlar bir ölçüm ya da gözlem kaydı değil, anlatım biçimidir: sanatçı, figürün iç niteliğini dışarıdan görünür kılmak için ışığı kullanır.
MODERN AURA YORUMU
Renklerin duygu ve ruh hâliyle eşleştirildiği bugünkü aura anlatısı büyük ölçüde 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında şekillendi. Teosofi çevresindeki yazarlar, insanın çevresinde renkli bir alan bulunduğunu ve bu renklerin karakteri yansıttığını öne süren tasvirler yayımladılar; bu tasvirler zamanla popüler kültüre yerleşti.
Bu yorumların bilimsel bir dayanağı yoktur. İnsan çevresinde ölçülebilir renkli bir alan gösterilmiş değildir; aura fotoğrafçılığı olarak bilinen yöntemler de elektriksel ve termal etkileri görüntüler, bir “enerji alanı” değil.
ÇAKRALAR VE RENKLER
Çakra kavramının kökleri eskidir: Hint geleneğinin yoga ve tantra metinlerinde bedende enerji merkezlerinden söz edilir. Ancak bu metinlerdeki sistemler birbirinden farklıdır — merkezlerin sayısı, yeri ve nitelikleri kaynağa göre değişir.
Bugün yaygın olarak bilinen yedi çakranın gökkuşağının yedi rengiyle sırayla eşleştirilmesi ise çok daha yenidir; 20. yüzyılda, Batı'daki yorumlarla yerleşmiştir. Yani “kökleri binlerce yıllık” olan çakra fikri ile “yedi renkli çakra tablosu” aynı şey değildir.
Aura Portresi bu sembolik dili bir bilimsel ölçüm iddiasına dönüştürmez; kendi fotoğrafın üzerinde oluşan renk dünyasını geleneksel sembollerle birlikte keşfetmen için görsel bir alan açar.